Dolandırıcılık örneği üzerinden ahlakın kompartımanlara ayrılması neden eleştiriliyor?
Yazı, fon dolandırıcılığından ilhamla toplumda ahlakın siyaset, ticaret ve özel hayat gibi alanlara ayrılmasını eleştiriyor. Metne göre adalet, dürüstlük, eşitlik ve karşılıklı saygı toplumu bir arada tutan ortak değerlerken, siyaset ve iş hayatındaki ahlaksızlıkların normalleştirilmesi toplumsal çöküşe yol açıyor.

Bu yazı fon dolandırıcılığının ilhamıyla yazıldı. İşin ahlak cephesine bakmak istiyorum. Şikâyetim, toplumda ahlakın kompartımanlara ayrılışı. “Ticarette, siyasette olur böyle şeyler” anlayışı... Toplumu batıracak anlayış!
İnsan toplum yaratığıdır. Bu hükmün manasını ancak son yüzyılda hakkıyla anladık. Geçmişte aksini savunan görüşler vardı. Özellikle Amerika’nın keşfinden sonra Batılının tanıdığı yerliler zihinlerde ve giderek edebiyatta bir “asil vahşi” kavramı yarattı. Asil vahşi, medeniyetin yarattığı bütün kötülüklerden uzaktı. Buradan da anlıyoruz ki bu görüşe göre bütün kötülükler insanların toplum hâlinde yaşamalarından kaynaklanıyor. Asil vahşi, tek başına, belki sadece çekirdek ailesiyle yaşar. Kavram çok eski ama derinlemesine işlenmesini sorgularsak karşımıza Jean-Jacques Rousseau çıkıyor. Ondan daha eskilere uzanıyoruz.
Belli bir yaşın üstündekiler bir zamanların yakışıklı vahşi kahramanı Tarzan’ı ve kız arkadaşı Jane’i hatırlayacaktır. Bir başka dostunu, şempanze Çita’yı da unutmayalım.
Rousseau ve Tarzan hayranlarına kötü haber beşerî bilimlerden geldi. Meğer insanın toplum dışında yaşadığı hiçbir dönem yokmuş. Nasıl olsun? Etraftaki yırtıcılara kıyasla ne pençesi ne dişleri ne de kısa koşularda hızı yeterli. Tek insan, hatta iki-üç insan yırtıcılara kolay lokma olmaya, yem olmaya yatkın. İnsan ancak toplum hâlinde yaşadığında dengeyi tersine çeviriyor. 20-30 insanın çığlıklar atarak baltalar, oklar fırlatarak, mızraklar sallayarak saldırmasının önünde durabilecek yırtıcı yok. Böyle av partileri de pek başarılı, üstelik büyük bir avı bütün klan paylaşıp yiyor. Sosyobiyolojinin işaret fişeğini atan Edward O. Wilson’un kitabının başlığı bu gerçeği güzel anlatıyor: Yeryüzünün Sosyal Fethi- Sosyal Yaşam Dünyayı Nasıl Fethetti (Say Yayınları 2013 - İngilizce orjinali Liveright 2012).
Bu anlattıklarımı insan fıtratı bahsinde birkaç kez yazmıştım. Şimdi vurgulamak istediğim nokta şu: Toplum insan için varlık-yokluk meselesi ise bizim bütün içgüdülerimiz, fıtratımız toplum içinde yaşayabilmek için ve toplumu yaşatabilmek için oluşmuştur.
Şimdi ahlak kavramına bir de bu açıdan bakın: Ahlak, toplumu yaşatmak için, insanları bir arada tutabilmek için bireylerin uyması gereken kurallardır. Bütün dinlerde hatta dinsizlerde, adalet, eşitlik, aldatmama, yalan söylememe, insanın içi ile dışının bir olması, karşılıklı saygı ve sevgi; arzulanan, övülen hasletler. Bunlar, bütün insanların ortak vasıfları. İster içgüdü deyin ister fıtrat. Bu söylediklerimin tersi de, mefhumu muhalifi de doğru. Bu saydıklarım, yani ahlak yoksa toplum da yoktur. Akif’i takliden: Ahlaksız olan topluluğun batması haktır! Daha önce de bahsetmiştim, yine çok şey anlatan bir kitap başlığı: Robert Wright’tan Ahlaklı Hayvan, Niçin Böyleyiz: Yeni Evrim Psikolojisi Bilimi (The Moral Animal: Why We Are, the Way We Are: The New Science of Evolutionary Psychology Pantheon, 1994). Kitabın tanıtımında 1055 Kindle elektronik kitap okuyucusunun aynı cümlenin altını çizdikleri bilgisi var: “İnsanın evrimi büyük çapta insanın insana uyumuydu.”
Toplum insanlarla yaşar dersem totoloji yapmış olurum. Ama öyle anlaşılıyor ki insan da ancak toplum içinde yaşayabiliyor. Toplum dışında sağlıklı olamıyor. Çağımızda yırtıcılar olmasa da.
Çarşamba gazetelerde İHA’nın geçtiği bir haber vardı. Uzman Klinik Psikolog Beste Çokavgil, toplumdan uzun süre ayrı kalmanın insanın zihin sağlığı üzerinde yıkıcı etkilerini anlatıyordu. Toplum dışında insan sağlıklı uyuyamıyor, öğrenemiyor, zihin ve sinir problemleri içinde kıvranıyor. Toplumdan tecridin en kötü sonuçlarından biri de insanın, çevresini tehdit olarak görmesi. Müzmin bir paranoya. Bu algıyla yaşayan bir kişinin akıl, ruh ve beden sağlığını koruması mümkün değil tabii. (Aklıma gelen bir soru: Diktatörler de çevrelerinden izole değil midir? Tarihte çokça örneği var.)
Gelelim bir başka cins ahlaksızlığa. Bizim toplumumuzda çok vahim bir tutum izliyorum: Ahlakı kompartımanlara koyuyoruz. Siyasette ahlaksızlığı, yolsuzluğu, rüşveti, yalanı, bugün ak dediğine yarın kara demeyi ahlaksızlık kategorisinden çıkarmış gibiyiz. Daha da ileri gidip iş hayatını da ahlak sınırları dışında bir alan gibi görenlerimiz var. Ahlakı belden aşağıya hasredenlerimiz… Canım siyaset işte… Canım ticaret işte… Doğrusu: Bu batıştır işte!
İş hayatı ve siyaset… Bireyin toplumla en yoğun teması, en yoğun alışverişi bu alanlarda gerçekleşmez mi? Toplumu ayakta tutan ahlaksa, toplumla en ilgili işlevleri nasıl ahlakın kapsamı dışında bırakabiliriz? Bu çöküşe teslim olmak değil midir?
Kaynak: Karar
