Ekonomiden siyasete yeni dönemin risk haritası
Özet haber: Ekonomist Ali Ağaoğlu, EKONOMİ Gazetesi Yayın Kurulu Başkanı Şeref Oğuz, iş insanı ve yazar Hilmi Güvenal ile EKONOMİ Gazetesi Yazarı Zeynep Gürcanlı finansal krizler, enflasyonla mücadele, yüksek faiz ve enflasyonun kalıcılığı ile küresel jeopolitik risklerin ekonomi ve iş dünyasına etkilerini değerlendirdi.

“Belirsizliğe Meydan Okumak” ana teması ile gerçekleştirilen “Dönüşen Liderlik Zirvesi’nde Konjonktürel Sohbetler paneli düzenlendi.
Panelin moderasyonunu EKONOMİ Gazetesi Yazarı Mete Belovacıklı yaptı:
Ekonomist Ali Ağaoğlu: "Finans piyasalarındaki profesyonellerin birçoğu, yaklaşık bir buçuk yıl önce, ortada henüz bu kadar büyük bir sıkıntı yokken fon sorununu dile getirmeye başlamıştı. İşlerin buraya doğru gittiği bize göre çok açıktı. Düzenleyici otoriteler için İngilizcede “watchdog”, yani bekçi köpeği ifadesi kullanılır. Buradaki anlamı, insanların canının yanmasını önleyecek bir gözetim ve koruma görevidir. SPK da bunun için kurulmuş bir kurum. Ancak eylemsizlik nedeniyle bu görev tam olarak yerine getirilmeyince böyle bir noktaya gelindi.
Bununla bağlantılı çok önemli bir başka konu da enflasyon. Enflasyonun herkesin derdi olması gerekirken bunu yeterince dert etmedik. Bütün yükü Merkez Bankası’na ve para politikasına bıraktık, maliye politikası tarafını ihmal ettik. Üstelik siyasi deprem yaşadık. Bunlar enflasyonun düşmesini imkansız hale getirmese bile çok yavaşlattı. Yatırımcılar da enflasyon karşısında kendilerini korumak için mümkün olan en yüksek getirinin peşinden koştu. Bu arayış içinde işler daha da zorlaştı. Finans piyasalarındaki kurumların bir kısmı da bu yola girmekte tereddüt etmedi. İçlerinden uyarıda bulunanlar oldu ancak sektörün birliği olan Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği’nin de bu süreçte sesini yeterince yükselttiğini söyleyemem. İlgili kurumlar arasında derli toplu önlem alan bir kurum göremedim. Bu nedenle bugün bu noktadayız. Bugünkü kriz asla yaşanmaması gereken bir krizdi.
Bundan sonra ne yapılacağına gelirsek, şu ana kadar açıklanan yöntemlerin hiçbirinin çalışacağını düşünmüyorum. Benim önerim, fonlara yapılan bütün girişlerin ve çıkışların incelenmesi, çıkan paraların geri getirilerek hesabın baştan yapılmasıdır. Bunu hisse senetleri için değil, fonlar için söylüyorum. Yatırılan anapara ve bunun makul bir getirisi esas alınarak, eldeki imkanlar ölçüsünde ödeme yapılmalı."
EKONOMİ Gazetesi Yayın Kurulu Başkanı Şeref Oğuz: "Enflasyonun düşmeyeceğini söylüyorum ve bunun nedenleri var. Birincisi, enflasyonu besleyenler var. Bir şeyi besliyorsanız düşmez. İkincisi, bundan beslenenler var. Kimseyi özel olarak hedef almıyorum ama enflasyondan kazanç sağlayan kesimler bulunuyor. Enflasyon, bazı kesimlerin gelirini artırıyor. Bizdeki enflasyona endemik enflasyon diyorum. Kendimize özgü bir yapısı var. Bir başka neden, enflasyonu benimsemiş olmamız. Herkes şikayet ediyor ama kimsenin enflasyonla yeterince derdi yokmuş gibi davranılıyor. Enflasyon niyetle, gayretle ve diyetle düşer. Bizde bunlar dilimizde var ama uygulamada yok. Sonra da “Enflasyon niye düşmüyor, neden bu kadar direnç gösteriyor?” diye soruyoruz. Sabit gelirliler dahil, herkes kendini korumaya çalışırken bu düzenin devamına katkıda bulunuyor. Türkiye’de yaşadığımızı yalnızca kriz diye tanımlamıyorum. Krizde dibe vurur, sonra çıkarsınız. Burada ise dibi bulamıyoruz. Üstelik sorun yalnızca Türkiye’de değil; dünyada da yangın var. 2018’de enflasyonla mücadele seferberliği ilan edildiğinde sektörlere zam yapmama, mümkünse indirim yapma çağrıları yapılmıştı. Bugün aynı şeyi yapmak çok daha zor.
Pandemiyle ekonomilerin kapanması ve dünyada enflasyonun yeniden yükselmesi koşulları değiştirdi. En önemli mesele ise enflasyonu düşürmemenin, düşürememenin bir yaptırımının olmaması. Hesap vermiyorsunuz ama enflasyonun düşmesini bekliyorsunuz. Böyle bir ortamda enflasyon olsanız düşer misiniz? Kalıcı düşüş için önce gerçek bir mücadele niyeti göstermemiz gerek."
İş İnsanı ve Yazar Hilmi Güvenal: "İş dünyasını çok farklı kesimlere ayırmak mümkün. Bir kurucu kuşak var, bir de onlarla birlikte çalışan veya onların işlerini devam ettiren çocukları var. Ayrıca ailelerinin işi olmasına rağmen o işi sürdürmeyip kendi girişimini kuranlar bulunuyor. Bunların her birinin belirsizliğe verdiği tepki farklı. Kurucu kuşağı derken kıtlık dönemlerinde ihtiyacı görmüş, kapasite kurmuş, teşviklerden, ucuz krediden ve ucuz TL ortamından yararlanarak büyümüş iş insanlarından söz ediyoruz. İkinci kuşak da özellikle işler çok büyükse bunları devam ettirmeye çalışmaya çalışıyor.
Bu işletmelerin bugün yaptıklarına baktığımızda otomasyonu görüyoruz. Çünkü işçilik maliyetleri artık rekabet gücünü azaltacak düzeye yükseldi. Enerji tasarrufuna yönelik projeler yürütülüyor. Bunlara son dönemde yapay zeka projeleri de ekleniyor. Büyük kapasiteler kurmuş şirketlerin bugünkü gündeminde bunlar bulunuyor. Bir de yeni kurulmuş işler var. Bunlar, önceki kuşağın ‘Bir kıtlık görüyorum, bu kıtlığa kapasite kurarak çözüm buluyorum’ yaklaşımından farklı hareket ediyor. Yeni girişimciler, 'Benim dünyayı değiştirecek bir fikrim var’ diyerek yola çıkıyor. Yirmi yıl önce olmayan işleri kuruyorlar. Bu şirketlerde büyüme hâlâ devam edebiliyor. Peki, önceki kuşakların kurduğu şirketlerin tamamı sağlıklı büyüdü mü? Hayır.
Dolayısıyla yalnızca yatırım yapılıyor olması, şirketin büyüdüğü anlamına gelmiyor. Ancak hepsini ilgilendiren, artık belirginleşmiş koşullar var. Yüksek faizin ve yüksek enflasyonun kalıcı olduğunu düşünüyorum. Çin rekabeti ve yapay zeka da herkesi ilgilendiriyor. Şirketlerin geçmişleri, ölçekleri ve iş yapma biçimleri farklı olsa da bu başlıklar ortak gündemlerini oluşturuyor. Bu nedenle belirsizliğin söylendiği kadar büyük olmadığını düşünüyorum. Karşı karşıya olduğumuz koşulların önemli bir bölümü artık belirgin."
EKONOMİ Gazetesi Yazarı Zeynep Gürcanlı: "Dışarıda yaşanan gelişmeler, OVP’den hane halkının geçim derdine kadar içerideki bütün kararlarımızı etkiliyor. Kuzeyimizde Rusya-Ukrayna savaşı, güneyimizde İran, İsrail ve Amerika arasındaki çatışmalar var. Boğazlar, su yolları ve Ege gibi başlıklar da gündemimizde. Siyasi riskler bitmeyecek; dünyaya ve Türkiye’ye buna göre bakmamız gerekiyor. Çin rekabetini yalnızca üretim ve ticaret üzerinden değerlendirmemek lazım. Bir de ABD öncülüğünde yürüyen su yolları mücadelesi var. Panama Kanalı’ndan Hürmüz Boğazı’na, Babülmendep’ten kuzeyde açılan rotalara kadar uzanan bir rekabetten söz ediyoruz. Mesele, ticaret yollarını kontrol ederek Çin’in hareket alanını sınırlamak.
Türkiye de bu mücadelenin tam ortasında bulunuyor. Rusya ve İran’ı da Çin’in potansiyel müttefikleri olarak değerlendirmek gerekiyor. Bu ülkelerin zayıflatılması, Amerika’nın Çin karşısındaki konumuyla doğrudan bağlantılı. Türkiye açısından temel sorulardan biri Amerika Ortadoğu’dan çekilirken onun yerini kim dolduracak? Türkiye’den bölgede böyle bir rol üstlenmesi beklenecek mi? Önümüzdeki dönemi belirleyecek başlıklardan biri bu olacak.
Gündemdeki bölgesel mutabakatların niteliğini de netleştirmemiz gerekiyor. Bir uluslararası anlaşmadan mı, yoksa niyet beyanından mı söz ediyoruz? Metinleri ve Meclis’e gelecek düzenlemeleri görmeden kesin hüküm vermemeliyiz. Avrupa’da da Türkiye’yi yakından ilgilendiren tartışmalar var. Avrupa pazarına erişimi dış politikaya uyum şartıyla ilişkilendirmeye yönelik hazırlıklardan söz ediliyor. Bu yalnızca Türkiye’ye yönelik değil; ancak Gümrük Birliği nedeniyle bizi yakından ilgilendiriyor."
Kaynak: Ekonomim

