O sarılma hepimiz adına
Özet haber: Ünlü oyuncu Demet Özdemir’in selden kurtarıldıktan sonra Sahil Güvenlik ekiplerine tek tek sarılıp teşekkür ettiği görüntüleri izledim.

Tam 8,5 saat mahsur kalmışsın. Korkmuş ve üşümüşsün. Etrafını sular basmış, elektrikler kesilmiş. Ne zaman kurtarılacağını bilmiyorsun. Sonunda bir bot geliyor. Ve seni ve arkadaşlarını kurtarıyor. O panikle insanın aklına teşekkür etmek gelmeyebilir. Ama Demet’in o an yaptığı şey çok zarif. Kendisini kurtaranlara tek tek teşekkür edip, sarılıyor. O görüntüde yalnızca bir ünlü yok; minnet var. Gerçek bir samimiyet...
Bravo sana sevgili Demet Özdemir. O duyguyu unutmadığın için. Asıl en büyük alkış adlarını hiç bilmediğimiz kahramanlara gitsin bu vesileyle. “İşleri bu...” falan demeyin. O gece bir canı kurtarmak için varını yoğunu ortaya koyan, kendi canını tehlikeye atan tüm kahramanlara selam olsun!.. Ünlü popçu Murat Boz da aynı yerde mahsur kalanlardandı. Saatlerce canlı yayın yaptı. Yardım istedi, ekipleri yönlendirdi.
Yalnız kendisi için değil, içeride bekleyenler için de... Sana da kocaman bir alkış Murat Boz. Ama Ayazağa’da yaşananlar iki ünlünün hikâyesinden ibaret değildi. Asıl felaket dışarıdaydı! Ayazağa Deresi taştı. Cendere Caddesi nehre döndü. Otomobiller sürüklendi, üst üste yığıldı. Bir İETT otobüsünün içini su basınca yolcular tavandaki çıkıştan çatıya tırmanıp yardım bekledi.
İnsanlar iş yerlerinde, duraklarda mahsur kaldı. Kimilerine bot, kimilerine kepçelerle ulaşıldı. Ne yazık ki herkes kurtulamadı. 6 kişi hayatını kaybetti. 2 kişi hâlâ kayıp. Bütün bunlar İstanbul’un göbeğinde yaşandı! Ardından dere yatağındaki yapıların yıkımına başlandığı haberleri geldi. İyi de neden hep felaketten sonra? İstanbul’un kaybolan derelerini, betonla kapatılan su yollarını daha önce de yazdık.
Uzmanlar yıllardır uyarıyor: Taşkın alanlarını yapılaşmaya açmanın, suyun doğal yolunu kesmenin bedeli ağır. Dereleri yok sayınca dereler yok olmuyor! Su akıp, illa yatağını buluyor. İşte bu yüzden Demet’in o güzel sarılmasını hatırlayalım. Ama öncesindeki 8,5 saati, otobüs çatısında bekleyenleri, hayatını kaybedenleri de unutmayalım. Geçmiş olsun İstanbul. Ama lütfen, en azından bu kez geçmiş olsun deyip geçmeyelim!
ANDROPOZUN ELLİ TONUBu fotoğrafa bakınca ne görüyorsunuz? 62 yaşındaki Brad Pitt, 33 yaşındaki sevgilisi Ines de Ramon’la el ele Paris sokaklarında... Üzerinde fuşya pantolon, zümrüt yeşili ceket, gözünde havalı gözlükler... Vallahi benim aklıma ilk gelen şu: “Brad Pitt de mi andropoza girmiş?” Gülmeyin! Hani vardır ya... Belli bir yaştan sonra bazı erkeklere bir şeyler olur.
Yıllarca lacivert, gri, siyah giyen adam bir sabah uyanır, gardırobunu gökkuşağına çevirir. Saçlar uzatılır, küpeler takılır. Deri ceketler, dar tişörtler, rengârenk pantolonlar... Ya motosiklet alınır ya da spor salonuna yazılınır. Sanki içeriden bir ses sürekli dürtüyordur: “Daha bitmedi oğlum! Sen hâlâ gençsin!” Brad Pitt’in ne yaşadığını bilemem tabii.
Ama bu fotoğraf, kültürel hafızamdaki bütün andropoz klişelerini tek karede önüme serdi! Fakat fotoğrafa yapılan yorumlar benimkinden uzak. Üstelik fazlasıyla testosteron yüklü:“Adam yaşıyor!” “İkinci bahar!” “Helal olsun, hâlâ taş gibi!” Bir dakika yahu! Kadınınki menopoz da erkeğinki neden “ikinci bahar”? Bu arada pembe pantolona itirazım yok. Hatta sevdim bile! Ama düşünmeden edemiyorum...
Acaba 62 yaşındaki bir kadın, kendinden 29 yaş küçük sevgilisiyle böyle görüntülense yorumlar yine bu kadar sevimli olur muydu? Hiç sanmıyorum. İşte tam da bu yüzden, hadi biraz da erkeklerin andropozunu konuşalım. Zira erkeklerin de biyolojik saati işliyor. Araştırmalara göre 40 yaşından itibaren testosteron seviyeleri yılda ortalama yüzde 1 azalıyor.
Bu değişim bazı erkeklerde enerji kaybına, cinsel istekte azalmaya, uyku ve ruh hali sorunlarına yol açabiliyor. Yani anlayacağınız, zaman yalnızca kadınların hormonlarıyla uğraşmıyor! Ama nedense kadınların yaşlanmasını konuşurken pek acımasız, erkeklerinkini konuşurken hayli romantiğiz. Neyse... Brad Pitt’e dönelim. 33 yaşında sevgili, fuşya pantolon, yeşil ceket...
Vallahi andropozun 50 tonu varsa hepsini birden giymiş bence. UÇAN ARABAYI DA GÖRDÜK YABiz Jetgiller’i izleyerek büyüyen bir nesiliz. George Jetson arabasına biner, gökyüzünde süzülerek işe giderdi. Sonra Michael Knight serüveni başladı. Kara Şimşek, yani KITT! Konuşan, düşünen, sahibini kurtaran o muhteşem otomobil... Hayran hayran izler, hayal ederdik:“Acaba bir gün bizim de böyle arabalarımız olur mu?” diye.
Oldu vallahi! Önce konuştular. Sonra kendi kendilerine gittiler. Şimdi de uçuyorlar! Elon Musk, Tesla’nın yeni Roadster’ıyla otomobilleri uçurma hayalini gerçeğe dönüştürmek istiyor. Tabii hemen Jetgiller’deki gibi gökyüzünde trafik başlayacak sanmayın. Daha aşılması gereken engeller var. Ama olsun! Bir zamanlar film diye izlediklerimiz bugün gerçeğe dönüşüyor.
Siyah beyaz televizyondan yapay zekâya, çevirmeli telefondan görüntülü konuşmaya, Kara Şimşek’ten uçan otomobil hayaline uzanan bir nesiliz biz. Kim bilir daha neler göreceğiz! Yalnız, bir beklentim daha var:Madem arabaları uçuracak kadar ilerledik, şu dünyayı da biraz daha yaşanır hale getirebilsek! İnsanlık da biraz yükselse hiç fena olmayacak!
Kaynak: Hürriyet


