Sanatın farklı dilleri
Özet haber: Bir resmin önünde neden dururuz?

Bir resmin önünde neden dururuz? Renklerine mi tutuluruz, anlattığı hikâyeye mi, yoksa kendi geçmişimizden bir şeyler mi buluruz onda? Bazen hiçbirini bilmeyiz. Yalnızca bakarız. Sanatçının dünyasıyla belleğimiz arasında görünmeyen bir bağ kurulur. Resme yeniden döndüğümüzde ilk bakışta fark etmediğimiz ayrıntılarla karşılaşırız. Sanatın güzel yanı biraz da bu.
Herkes aynı esere bakar ama oradan aynı duygularla ayrılmaz. ATO Congresium’da üçüncüsü düzenlenen ArtNouva Sanat Fuarı’nı gezerken bunları düşündüm. Resimler, heykeller, seramikler, fotoğraflar… Birbirinden farklı sanat anlayışları aynı çatı altında buluşmuştu. Fuarın yerleşimi de bu çeşitliliği rahatça izlemeye olanak sağlıyordu.
Geniş koridorlar, birbirini boğmayan sergi alanları, eserlerin önünde durmaya imkân veren bir düzen… Büyük sanat fuarlarında karşılaştığımız görsel yorgunluk burada daha az hissediliyordu. İyi bir sergileme, izleyiciyi yormadan sanatla baş başa bırakabilmeli. Funda Açıkgöz’ün resminde iki kadın, nar ağaçları, kuşlar ve çiçekler vardı. Sanatçı, Frig uygarlığının hikâyelerini bugünün resim diliyle anlatıyordu.
Kadınların giysilerindeki işlemeler, hayvan figürleri ve doğadan alınan simgeler, Anadolu’nun eski inançlarına uzanıyordu. Binlerce yıl önce bu topraklarda yaşamış insanların söylenceleri, resmin içinde yeni bir hayat bulmuştu. Gültekin Serbest’in resminde kocaman bir tavus kuşu, Galata Kulesi ve deniz düşsel bir İstanbul oluşturuyordu. Bildiğimiz kent, ressamın hayal gücünde yeniden kurulmuştu.
Nurettin Akkaya’nın çalışmasında ise müziğin hareketi vardı. Saksafon çalan figürün çevresinde sarılar, maviler ve morlar birbirine karışıyor, bedenler uzuyor, çizgiler dağılıyordu. Müziği duymadan ritmini hissedebiliyordum. Zekiye Akalın’ın resminde bütün bu hareket yerini sessizliğe bıraktı.
Başında mavi örtüsüyle genç bir kadın, çevresinde boyunlarını eğmiş ayçiçekleri… Kadının yüzündeki hüzünle çiçeklerin solgunluğu birbirini tamamlıyordu. Uzakta uçuşan kuşlar, rüzgârın savurduğu saçlar… Kadının ne düşündüğünü bilmiyordum. Belki de bilmemek, o resimle daha uzun süre kalmamı sağlıyordu. Fuarın benim için en özel duraklarından biri Ozan Sağdıç’ın siyah beyaz fotoğraflarıydı.
Yazarların, sanatçıların, düşünce insanlarının yüzleri… Kimileri artık aramızda değil. Fotoğrafla uğraşan biri olarak portrelerdeki ışığı, bakışları ve Sağdıç’ın insanlarla kurduğu yakınlığı dikkatle inceledim. Her fotoğraf kendi zamanından bir şeyler taşıyordu. Ozan Sağdıç yalnızca portreler çekmemiş, bir dönemin kültür ve sanat belleğini de geleceğe bırakmıştı.
Bir başka bölümde Başkent Üniversitesi Seramik Bölümü öğrencilerinin çalışmalarına rastladım. İki genç kadın çömlekçi çarkının başındaydı. Elleri çamura bulanmış, dönen toprağa biçim veriyorlardı. Biri dikkatle yönlendiriyor, diğeri parmaklarının arasında yükselen biçimi korumaya çalışıyordu. Bir süre izledim onları. Toprağın insan eliyle değişimini görmek, tamamlanmış bir seramik esere bakmaktan farklıydı.
Orada emeğin, sabrın ve birlikte öğrenmenin güzelliği vardı. ArtNouva’da güzel sanatlar liselerine de alan açılmasını ayrıca değerli buldum. Henüz yolun başındaki gençlerin çalışmalarını böylesine büyük bir sanat ortamında gösterebilmesi, deneyimli sanatçılarla aynı mekânı paylaşması küçümsenecek bir fırsat değil. Belki de bu öğrencilerden bazıları yıllar sonra kendi sergilerini açacak.
Bugün gördükleri, tanıştıkları insanlar ve kurdukları ilişkiler o yolculuğun bir parçası olacak. Bu noktada okullarımızı da düşünmeden edemedim. Keşke yalnızca güzel sanatlar liselerinin değil, bütün okulların öğrencileri böyle büyük organizasyonlarla daha sık buluşturulabilse.
Çocuklar sınıflardan çıkıp ressamlarla, heykeltıraşlarla, fotoğrafçılarla tanışsa, onların çalışma biçimlerini görse, merak ettiklerini sorsa… Bir çocuğun resimle ilk karşılaşması neden yalnızca ders kitabındaki küçük bir görselle sınırlı kalsın? Bakanlıklar, yerel yönetimler ve fuar organizatörleri el ele verse, bu buluşmalar okulların kültür sanat etkinliklerinin doğal bir parçası olsa ne güzel olurdu.
Belki bir öğrencinin hayatı, o gün karşılaştığı tek bir eserle değişir. Fresh Ankara kapsamında genç sanatçıların eserlerini galeriler ve koleksiyonerlerle buluşturabilmesi, yer kirası ve satış komisyonu alınmaması da önemli. Çünkü sanat hayatına yeni başlayanların en büyük sorunlarından biri kendilerini gösterebilecekleri bir yer bulmak. Ama bir fuarda sergilenmek bütün sorunları çözmüyor.
Sanatçının ertesi gün de çalışabileceği bir atölyeye, malzemeye ve yaşamını sürdürebileceği gelire ihtiyacı var. Sanatın ekonomik yönü de üzerinde durulmayı hak ediyor. Bugünün Türkiye’sinde bir resim satın almak pek çok insan için kolay değil. Geçim sıkıntısı büyürken sanat eseri almak ertelenen bir isteğe dönüşüyor. Öte yandan sanatçının boya, tuval, fırın, atölye ve sergileme giderleri de artıyor.
Emeğinin karşılığını alması gerekiyor. Bir yanda üretmenin, öte yanda satın almanın güçlüğü var. Fuarın tam giriş ücretinin 500, öğrenci biletinin 250 lira olması da sanata erişim üzerine düşünmeyi gerektiriyor. Özellikle öğrencilerin ve gençlerin ekonomik koşulları göz ardı edilmemeli.
Okullar için ücretsiz ziyaret günleri düzenlemek, öğrencilerin ulaşımını sağlamak ve sanatçılarla buluşmalarını kolaylaştırmak büyük bir kazanım olurdu. Elbette sanat fuarları aynı zamanda bir piyasanın parçası. Eserlerin satılması, galerilerin ayakta kalması, sanatçının emeğinin karşılığını alması önemli. Ama böylesi buluşmaların değerini yalnızca satış rakamlarıyla ölçmek doğru olmaz.
İlk kez özgün bir resmin önünde duran bir gencin merakı, sanatçıyla izleyici arasında başlayan bir sohbet, bir öğrencinin gördüğü heykelden etkilenmesi de bu buluşmaların kazancıdır. Ankara’nın ArtNouva gibi organizasyonlara ihtiyacı var. Farklı kuşakların, sanat anlayışlarının ve kültürlerin buluşması, kentin sanat yaşamını zenginleştiriyor. Dileğim, bu karşılaşmaların birkaç günlük etkinliklerle sınırlı kalmaması.
Genç sanatçılara daha fazla alan açılması, galerilerin çoğalması ve sanatın gündelik yaşamımızda daha çok yer bulması. Fuardan ayrılırken aklımda Funda Açıkgöz’ün Frig hikâyeleri, Gültekin Serbest’in düşsel İstanbul’u, Nurettin Akkaya’nın müziği, Zekiye Akalın’ın hüzünlü kadını, Ozan Sağdıç’ın fotoğraflarındaki yüzler ve çamura biçim veren genç eller vardı.
Her sanatçı başka bir dille konuşuyordu; ben de o gün, bu dillerin arasında kayboldum. Bir sanat eserini satın almaya herkesin bütçesi yetmeyebilir. Ama sanatla karşılaşmak, ona bakmak, üzerinde düşünmek ve ondan bir şeyler öğrenmek herkesin hakkı olmalı. Hele çocuklarımızın. Çünkü onların bugün bir sergide gördükleri, yarın yaratacakları dünyanın ilk çizgisi olabilir.
Kaynak: Cumhuriyet



